İhsan YALÇINKAYA

İhsan YALÇINKAYA

SOBA

Soba kelimesi, Türkçede çiniden yapılan ev hamamı anlamına gelmektedir. Eskiden evlerin odaları, meşaleler ve kandillerle ısıtılırken daha sonra kömür mangallarıyla ve duvarlara gömülü ocaklarla ısıtılmaya başlanır. Sobalar su ısıtmak için icat edilmiştir.

Sobanın icadından sonra her topluluk kendi diline göre soba ile ilgili kolay söylenen isimler belirlemiş; Türkler, Bulgarlar ve Yunanlılar soba ismini ortak olarak kullanmıştır.

Anadolu topraklarına çok eski zamanlarda giren soba, Tanzimat Dönemi’nden sonra Türkiye’de hızla yayılmaya başlamıştır. Karadeniz’den Rusya’ya çalışmaya gidenler “peçka” denilen sobayı ülkemize getirmişlerdir. Kısa süre içinde Karadeniz illerine, hatta köylerine kadar giren soba, buradan Anadolu’ya yayılmıştır. Hayli zahmetli bir bakım ve çaba gerektiren sobanın dökme saç, çini, tuğlalı, yassı, silindir, kare ve dikdörtgen prizması gibi farklı şekillerde üretildiği görülmüştür.

Bizim köylerin çoğu ya Toros Dağlarına bakar ya da arkasını Toros Dağlarına yaslamıştır. Orta Anadolu’da Toroslar dizi dizidir. Kış,  kudretini göstermeye başladığında kar erken bastırır buralarda. Önce dağların tepesi ağarır. Her geçen gün kar biraz daha aşağıya doğru iner. Sonra bütün düzlüğü kaplar. Çayırın, çimenin yerini kar alır. Karın yerden yüksekliği metreleri aşar.

Dağların kışını kimse mühimsemez. Evin içinde kış olmamasını diler herkes. Dışarının buzunu da içerinin ayazını da soba yumuşatır. Soba herkese kucak açar. Birliğin, beraberliğin mihenk yeridir soba. Sobanın ısısı etrafındakileri gönül muhabbetine davet eder. Sadece eli ayağı değil kalpleri de ısıtır soba. Nesillerin en esrarlı hikâyesi saklıdır sobada.

Soğuklar başlayınca soba kurma vakti gelmiş demektir. Sararan yapraklar oraya buraya serbestçe uçuşur. Yazın odunluğa kaldırılan soba; iç içe katlanmış çuvalların, kenarı yanık düvenin, kırık dökük ağaçların arasından ortaya çıkarılır. İçi, dışı pas bağlamıştır. Soba borularının çoğu hurda hâldedir. Üstünde, altında deliği olmayan boru neredeyse yok denecek kadar azdır. Geçen yıldan kalan kutunun içindeki soba boyası kaskatı, fırçası ise kütük gibi olmuştur.

Boyamaya dahi gerek görülmeyen soba borularınınher biri bir tevirdir. Bulup buluşturulan sobanın bir borusunu diğerine eklemek oldukça zordur. Boruların ağzı yamultularak uç uca geçirilir. Soba borusu ve dirsekler sayıca yeterliyse evin ortasına, az ise duvarın dibine kurulur.

Soba, kurulduktan hemen sonra yakılır. Tüten yerlerden boruların çürümüş kısımları bulunarak yerleri işaretlenir. Eskimiş işlik, şalvar, fistan, köynek… ne varsa yırtılıp yere serilir. Bu giysilerin üzerine tahta kaşıkla tuz sıvanır. Borular ne kadar sıcak olursa olsun tuzlu bez yanmaz. Boruların çürüyen yerleri kırık koyun ayağı sarar gibi sarılır. Pansuman edilen her borunun altına içi boşaltılmış eski bir arıtıcı kabı konur. Palazın, kilimin üzerine kurumun damlamaması için kaplar tellerle tutturularak tavana asılır.Sobanın borularından çok boruların üzerindeki sargı bezleri göze çarpar. Soba da öyledir: Her yerinde yamalık vardır.

Evlerde tek soba kurulur. Çok az evin odasında ikinci soba olur. Horantasından evli oğlu ya da kızı olanlar hâli vakti yerindeyse diğer odaya da soba kurarlar. Sobayı yakma işi çocuklardan çok yetişkinlere düşer. Evin büyüklerinden birisi sobayı yakarken küçükler de odunluktan teneke ile kıymık, kesmik, günebakan sapı, çalı çırpı getirir.

Sobayı yakmak ayrı bir maharet ister. Ayakkabı eskisi, don lastiği, buruşturulmuş gazete parçası veya çorap eskisiyle sobanın ateşi aşağıdan tutuşturulur. Sobayı yukarıdan yakmaya çalışanlara  “tepesi delik” denir.

Gazı, çırası olmayanlar ateş yakmak için köz küreğiyle komşuya gidip köz getirirler. Közün sönmemesi için hızlı götürülmesi gerekir. Bu yüzden çabucak girilip çıkılan evlerde “Acelen ne, ataş almaya mı geldin?” tabiri bir yakınma sözü olarak kullanılır.

Sobanın yanmasıyla birlikte bacadan koyu bir duman çıkar. Dumanı tüten evler huzur ve bereketli olarak tasvir edilir.İçinde kerme ve çam odunu yanan sobanın boruları çabuk is bağlar. Sobanın çırpılıp temizlenmesi için uzun bir sırık gerekir. Fersude giysiler sırığın ucuna bağlanıp etrafı iple sarılır. Sırık, boruların içine itilip çekilerek paklanır. Sobanın isi bir torbada biriktirilir. İs, ip boyamada kullanılır. Kazanda kaynatılan iplerle kilim dokunur. Arta kalanlarla çanta, çorap, kazak örülür. İs, yumurtayla karıştırılarak okullardaki kara tahtaların boyanmasında da kullanılır. Sobadan çıkarılan kül, küllükte toplanır. Vakti geldiğinde çeten kurularak kağnı ile tarlaya taşınır. Kül, toprağı yumuşak tutar.

Gaz lambası vardı, kaplar bakırdı / Ablalar kilimler halı dokurdu / Abiler durmadan kitap okurdu / Şimdi o günler hep eskide kaldı.

Eskiyen baca tıkanır. Odun yaş ise bir de rüzgâr ters yönden eserse sobanın dumanı dışarıya çıkamaz. Duman, toprak evin beyaz badanasını sarıya çevirir. Duvar her geçen gün kararır, sonra da simsiyah olur. Dumanını yeterince dışarı atamayan soba için “İyi çekmiyor.” denir. Böyle durumlarda kapı, pencere arkasına kadar açılır. Ev, eskisinden daha soğuk hâle gelir.

Yıkanan çamaşırlar evin bir tarafından bir tarafına uzatılan germece asılır. Kuruması için sobaya yakın olan yere asılan çorap, kazak, naylon gömlek vaktinde toplanmazsa göyünür; fark edilmezse yanar.

Sobada yakılacak odunun çoğu yayladan getirilir. Yakın dağlardan da toplandığı olur. Odunun bulunmadığı yerde tezek, kavak yaprağı, kılçiriş, calba, ebelik sapı, keven toplanır. Bunlar bulunamazsa kütük sökülür. Kütük sökmek çok zor iştir. Kütük sarp kayalıkların arasında olur. Kazma, kürek, manilla ile kütüğü sökerken kan ter içinde kalınır.

Odunlar, dağın koyaklarından eşeklere yüklenerek yayla evinin önüne getirilir. Uzun olanları sobaya girecek kadar küçültülür. Sabahleyin köye yolculuk başlayacaktır. İnek sağımında yola çıkılır. Dolambaçlı yollar, inişli çıkışlı tepeler, kıvrımlı dere kenarlarından geçilerek güzleye ulaşılır. Yaz boyunca süren bu meşgaleyle yayladan köye haftada en az iki üç sefer gidiş geliş yapılır.

Hâli vakti yerinde olan ev sahipleri torbalarla kömür alır. Kömürün her parçası ev ehliyeli için büyük bir güvencedir. Kömür ateşi çok kavidir. Kömür, teneke sobayı çabuk çürütür. Saman hızlı yanar, tez söner. Talaş güvererek yanar. Keven yanarken cızırdar, inceden inceye bir ses çıkarır. O an odanın içini ilaç kokusu gibi bir koku sarar. Meşe odunu dayanıklıdır, sobanın yanaklarını kıpkırmızı eder. Meşe odununun közü  kolay kolay sönmez. Bu yüzden köz, soğuğu kırsın diye mangala konularak diğer odalara da götürülür. Meşenin külü esvap yıkamada da kullanılır.

Sobanın fırınına patates atılır. Bulabilenler kestane de atarlar. İkisinin de lezzetine doyum olmaz. Köylerde mantara “köbelek” denir. Köbelekler sobanın yüzeyine sıra sıra dizilerek tuzlanır.  Ateş yandıkça köbeleğin suyu çıkmaya başlar, ısındıkça suyu çoğalır, çoğaldıkça etrafına taşar. Piştikçe evin içine tatlı bir koku yayılır. Köbeleğin kokusu ete benzer. 

Sobanın en küçük gözünde çay kaynar. Orta gözde tarhana çorbası pişer. Büyük gözde, güğümde su kaynatılır. Güğümün alt kısmı geniştir. Yukarıya doğru incelir. Ateşin harı arttıkça her kapak ayrı perdeden ses çıkarır. Kapakların biri kalkar, biri iner. 

Isınan su ile el yüz yıkamak, abdest almak için güğüm sürekli sobanın üstünde durur; güğümün kenarına da ibrik sıkıştırılır. Güğümde fokurdayarak kaynayan su, sobanın üzerine sıçrayarak patır patır ses çıkarır. Düştükten sonra daralarak küçülen damlalar  birer birer kaybolur.

Sobanın üzerinde boş olan kısımlara bayat bazlama atılır. Kurumuş büzüşmüş bazlama, ısındıkça büyür; maşaya sığmaz olur. Sobada kızaran bazlamanın kokusu evin her yerini kuşatır, hatta komşulara kadar gider.

Konuklar sobanın bulunduğu odada ağırlanır. Diğer odalar neredeyse unutulur. Kışın “kapı kar, içeri dar” olsa da sobanın sıcaklığı, başına toplanan herkesi ya bileğinden ya yüreğinden ısıtır. Odanın iklimi kış boyunca sobanın kontrolündedir.

Misafirliğe gelen kişiler yaşına başına uygun yere oturtulur. Sözü dinlenen büyükler yastığa kös gelirler. Sonradan peyda olanlara ayrıca yer gösterilir. Herkesin altına bir minder koymak âdettendir. Sobanın çıngısı, minderleri delik deşik eder. Sobanın dibindeki minderin yanığı daha çok olur. Hasbihâller sobaya en yakın yerde edilir. Sobanın sıcaklığı ile evin manevi sıcaklığı birbirine karışır. Türküleri, deyişleri biri alır; ötekine verir:

Bilmiyorum hangi soydan / Bir yâr sevdim ben bu köyden / Yeşil pencereli evden / … Dörtlük tamamlanmadan sözü diğeri alır: Kimi ekin eker, kimi herk eder / İflah etmez bu dert beni yer gider / Kimisi de küsmüş evi terk eder / Yine gurbet ele düşürdün felek…

Gurbete çalışmaya gidip dönen komşusunun hediye olarak getirdiği portakalı on gündür alt damda saklayan Elif Ana misafirlere birer dilim ikram eder. Sobanın üst kapağını hizalayarak çember çizer gibi kabukları sobanın üzerine dizer. Kabukların birazını sobanın borusuna, birazını da sobanın kenarına yapıştırır. Portakal kabukları ısındıkça odayı çiçeksi bir koku sarar.

Sobanın başında türlü türlü oyunlar oynanır. Göz yumma oyunu en çok oynanan oyunlardandır. Ayaklar sobaya uzatılır. “Çek ayak, çık ayak, bir alma, iki alma, on alma, mor alma” deyince ayaklar çekilir. Kimin ayağına sıra gelirse o ayak diz büküp çekilerek ısınmadan mahrum edilir.

Sobada kızınanlar sıcağı yedikçe arkaya doğru giderler. Vücut gevşer, omuzlar yana düşer, gözler kendiliğinden kapanır. Kirmen eğirenler, ekmek sulayanlar, dibekte buğday dövenler… kısacası herkes bir işin başındadır. Yırtığı, söküğü olanlar ıstarın arkasında giysilerini diktirirler. Dikiş esnasında elbiseler çıkarılmaz. Aklı dikilmesin, zekâsına ziyan gelmesin diye kişinin ağzına çöp verilir. Çöpün mutlaka bir faydasının olacağına inanılır.

Hafızalarda taşınıp korunan hikmetli kelimeleri kalplere neşredecek nice hikâyeler paylaşılır sobanın başında. İyi kötü herkesin anlatacağı bir hikâyesi vardır. Sobanın etrafında dil söyler, kulak duyar; kalp söyler, kâinat dinler. Allah’ın silkelediği insanlar, aksakallılar, ermişler, yolcuyu yolundan çevirip yedirip içirmeyi sevenler, malların yemi, tarlaların bideri, kar kalktıktan sonra ekim dikim yapılacak yerlerin hepsi sobanın başında kavli karar edilir. Soba çevresinde kelam ile kemal birleşir.  Sohbetler birbirini kovalar.

Taş kesen insan hikâyeleri, uyuyanları yüzüne su serpilmiş gibi uyandırır. İnsanlar vardır; sever kavuşamaz, sevgi uğruna yanıp küle döner. Bazıları da yazılmış kaderlerine boyun eğer, sevmedikleri kişilerle evlendirilirler. Gelin giderlerken sır olurlar. Onlardan geriye sadece çeyiz sandıkları kalır. Bahtı kara Emine gibi…

Emine evlenmek istemediği bir delikanlıya verilir. Ata bindirilir, çeyizi develere yüklenir, kervan yola çıkar. Kervanın önünde atıyla giden gönülsüz gelin başlar Mevla’ya yalvarmaya: “Ya Rabbim! Beni sır, çeyiz sandığımı da taş et.” der.   Mazlum kızın yakarışı, Allah tarafından kabul edilir. Kendisi sır olur, çeyiz sandığı da taş olur.

Öykülerin bir kısmı da sobanın başında anlık yaşanır. Bir ihbar alınmıştır. Köye cemse gelir. Jandarmalar birer birer araçtan inerler. Çocuklar endişeli gözlerle sağa sola kaçışırlar. Askerler köyde epeyce kalırlar. Köyden ayrılırken arkalarında bıraktıkları kuru üzüm paketleri, peksimet, konserve kutularını köylüler teker teker toplar.

Şahan geç vakte kadar soğukta oynar. Eve geldiğinde ortalık kararmıştır. “Açım!” der anasına. Anası askerlerden kalan konserve kutularından birini eline tutuşturur. Şahan konserveyi sıcak sobanın üzerine koyar. Anası örtmede bulaşıkları yıkamaktadır. “Güm!” diye bir ses gelir. Konserve kabı bomba gibi patlar. Fasulye, odanın dört bir yanına savrulur. Evin yüklüğüne, tavanına, duvarlarına… her yere yapışır. Anası koşarak içeri girer. Şahan korkusundan “Ben tokum ana!” der. Büyük bir mahcubiyetle etrafı temizlemeye başlar. Yorgunluktan Şahan’ın eli ayağı tutmaz hâldedir. Bir türlü uykusu gelmez. Ebesinden sıkça duyduğu “Yılan sokan uyumuş, aç kalan uyumamış.” sözünü aklından geçirirken duygularıyla baş başa kalarak sobanın dibine kıvrılır.

Soba duygularımıza tercüman olur. Gece ipileyip yanarken ışıltısı dalgalanarak evin tavanına yansır. Sobanın çıtırtısı şarkı sözünü andırır. Dinleyene ninni gibi gelir. Alevler harlandığında güp güp diye ses duyulur. Soba yanarken lamba kapatılır. Tavanda sobanın kızıllığını izlemek dermandır. Devler, ateşten ordular, cinler, periler… Oda bir anda hayal bahçesine dönüşüverir. Sobanın ışıkları arasında çocukların ertesi gün oynayacağı oyunların hayalleri vardır. Gençler umutlarını, yetişkinler mesuliyetlerini; yaşlılar ise hezanların, çarpıların arasında kendi düşlerini görürler. 

Misafirler gittikten sonra Elif Ana kaynar suyu helkelere paylaştırır. Sobanın yanında mırıldayan kedinin altından çektiği seccadeyi katlayıp sandığın üzerine bırakır. Eski minderleri yan yana getirerek tıngır teştin altına koyar. Teştin kenarındaki delikleri püs ile kapatır. Maşrapayla Şahan’ın başına su döküp kil ile saçını ovar. Çimdikten sonra önünü arkasını sobada kurutan Şahan sedire oturur.

Gecenin ilerleyen vaktinde soba neredeyse sönmek üzeredir. Elif Ana sobaya tezek atar.  Önüne birkaç tane kıymık koyar. Kapağı kapatarak zerzesini takar. Okulun sobasında yakmak için ertesi gün çocukların okula götürecekleri iri odunları bir tarafa ayırır.  Közü üfleyerek tutuşturmaya çalışır. Soba bir türlü yanmaz. Şişenin dibindeki gaz yağını tezeğe emzirir. Duluğunu şişirerek ateşe üfler. Tezek bir kızarır, bir kararır. Muhtar çakmağını çakıp eğilerek sobanın deliğine uzatır. “Paf!” diye bir ses çıkar. Elif Ana’nın kaşı, kirpiği, kâkülü ütülenir.

Elif Ana en son çocuğu da çimdirip yatağa koyar. Yorganı çocukların üzerine enlemesine uzatır. Evin büyük kızı Döne’ye  “Teştteki suyu leğene koy.”  der. Döne:  “Bir cağlık yaptırın artık! Suyu kaldırmaktan bellerim kırılıyor!” diye dert yanar. Elif Ana: “Her şeye söylenip durma kızım, gittiğin yerde ağıza girenden çok ağızdan çıkana bakarlar.” der.

Elif Ana, Kara kış gelmeden bir kar başladı / Bu dert benim yüreğime işledi… türküsünü mırıldanarak çocuklarının yanına uzanır.

Şahan’ın dedesi gürgenden yapılmış kazmanın sapını çıkararak ikiye böler. Uçlarını ısıtarak yukarıya doğru eğer. Kızak çeninin dört köşesine küp şeklinde takoz yerleştirir. Bavuldan bozma tahtaları yan yana getirerek kızağın üzerine mıhlar. Hayvanların örmesinin içinden iki kat iplik peydahlayarak kızağın önüne bağlar. İpin ucuna uflak sapı büyüklüğünde ellik takar. Şahan büyük bir sevinçle kendini dışarı atar. Köyün öbür ucuna kadar gider. Küçük sekiyi yörepleyip tepeye çıkarak kendini karların arasına atar. Kızağa oturduğunda keyfine diyecek yoktur. Etrafını seyreder. Kaymak için sırasını bekler. Kızağın yanında; muşambanın, cec naylonunun, gübre torbasının üzerinde kayan köyün bütün çocukları oradadır.

Şahan tepeyi iner, çıkar; iner, çıkar. Ayakkabısının biri başka, diğeri başkadır. Donu, köyneği dışarı sarkıktır. Paçasından salınan ipler buzdan çakıldak bağlamış, bacaklarından sırtına kadar her yeri ıslaktır. Burnu da kulakları da kıpkırmızıdır. Sürekli koluna burnunu sildiğiiçin bileğinden koluna doğru kazağını zift kaplamıştır.

Şahan’ın yüzü temreli, ellerinin üzeri çatlaktır. Yaraları soğuktan daha da azar. Titremesine rağmen yine de eve dönmek istemez. Anası bağıra çağıra oğlunu zorla eve getirir. Eli ayağı buz kesmiştir.  Şahan iki elini sobaya uzatır. Elleri ağınır. Şahan’ın sızlayan ellerini anası leğenin içindeki karsambaca sokar. Oğlunun ellerini ısıtmak için kendi koltuklarının altına alır. Açlıktan Şahan’ın karnı karnına geçmiştir. Canı sıcak çorba ister. Anası  çorba yaparken dedesi de  “Karşı dağın üzümü, dinle benim sözümü!” diyerek Şahan’a vaktiyle sobanın köye getirilme öyküsünü anlatmaya koyulur: Kayseri’de soba diye tenekeden bir ocak icat edilmiş.  Evi kızdırıyor,  üzerinde yemek pişiriliyor, ibrikte de su kaynatılıyormuş. Kömbe yapılan yeri de varmış. Sobanın ünü her yerde konuşuluyormuş.

Kayseri’ye gitmek için şimdiki gibi makine, motor, araba şöyle dursun kağnı bile zor bulunuyormuş. Köylüler atla, eşekle; o da bulunmazsa yaya olarak on günden fazla yol katederek şehre gidip geliyorlarmış. Giderken satmak için yanlarında süt, yağ, peynir götürüyor; şehirden dönerken gaz, tuz, bez alıp getiriyorlarmış.

Komşulardan birisi bir gün soba almak için Kayseri’ye gitmiş. Herkes büyük bir merakla sobayı görmek istiyormuş. Köylüler her gün damların başına çıkıp şehirden gelecek olan sobanın yolunu gözlermiş. Hanımlar heyecanla sobayı beklerken bir taraftan da soba almanın hayalini kurarlarmış.  Nihayet bir ikindi vakti büyükçe bir karartının, sırtında kocaman bir aletle Karaburun tarafından köye doğru geldiğini görmüşler.

Genç, yaşlı, herkes sobayı ve soba borularını sırtına şelek vurmuş gelen adamı köyün girişinde coşkuyla karşılamışlar. Çocuklar sobaya dokuna dokuna tozun dumanın içinde caminin önüne  kadar gelmişler. Adam sırtındakileri yere indirmiş. Sobayı büyükler kucaklamışlar. Soba borularının her birini de bir çocuk kapmış. Sevinerek sobayı sahibinin evine getirmişler. Sobanın nasıl kurulacağını anlamak için sobayla borularını pür dikkat inceleyen köylüler, bir yandan da  “Varilden soba yapmışlar.” diye birbirlerine fısıldamışlar.

Sobanın ön kısmında bir kapak, üstünde kocaman bir delik varmış. Hemen yanında boruların takılacağı çıkıntılı başka bir delik daha varmış. Çocuklar oyun oynarken borunun bir ucunu arkadaşının kulağına getirip yüksek sesle bağırmış. Bazı çocuklar da soba borusunun deliğinden karşılıklı bakıp göz göze gelerek değişik mimikler yapmış.

 Eve soba kurulacak fakat sobanın dumanını dışarı verecek yeri yokmuş. Köyün duvar ustalarından birisine tavana yakın yerden soba deliği açtırmışlar. Büyükler aşağıda sobanın başına birikip yanmasını izlerken yukarıda da çocuklar tütünün çıkışını takip ederek dumanın altından üstünden geçip sağa sola koşuşturmuşlar.

Kadınlar sobayı birbirlerine anlata anlata bitirememişler. Sobayla birlikte köye çok büyük bir yenilik gelmiş. Hanımların işleri kolaylaşmış. Soba yakmak için odunlukta istif edilen yakacakların bereketi artmış. Ormandan ağaç kesmek ise nerdeyse ortadan kalkmış.

Sobalı evde büyüyen çocukların tarihe tanıklık eden hatıra defterleri mücevher değerinde hikâyelerle doludur. Zaman kendini fark ettirmeden gelip geçmeye devam etmektedir. Sobanın sıcaklığıyla dünyanın en tatlı ve en huzurlu hâlini yaşadığımız devir ve yeri doldurulamayan müstesna günler, yerini serzenişli dizelere bırakmıştır:

Gidin bakın bizim eller ne hâlde / Tarlaların yüzlerine bakan yok / Bacalardan dumanları tütmüyor / Odalarda sobaları yakan yok.

Sobalı evde yaşayan çocuklar emminin, dayının, bibinin, teyzenin, babanın, dedenin yaşadığı acı tatlı günlerin hatıratını dinleyerek büyüdüler. Soba kimilerinin elinde, kimilerinin yüzünde, kimilerinin de sözünde nice izler bıraktı. Günümüzde her odanın köşe başını tutan kaloriferler; çocukları anadan, babadan, kardeşten ayırdı.

Bugün aynı zaman dilimini birlikte yaşasak da aynı demi birlikte yaşamadığımız kuşaklar için kara ocak, şömine oldu. Hatıralarımızı deşerken tanığı olduğumuz gri sobanın, biz uyurken kendisi de uyuyan içi tuğlalı sobanın; kömbe, börek, çörek deyince akıllardan çıkmayan göçmen sobanın; varlığın sembolü kara camlı kuzine sobanın, borusu olmadan nasıl yandığına şaşırıp kaldığımız katalitik sobanın ve evlerin vefakâr emektarı teneke sobanın yerini kullanıcısıyla tek bağı açma kapama vanası olan kaloriferler aldı.  

Petekleri birbirine yapışık ancak hislerimizi ayrıştıran, yanındaki kimselerin varlığını umursamayan kaloriferler ruhumuzu ısıtmasa da herkesi yamacına toplayıp yanarken dertleştiğimiz sobalar köylerimizde, kasabalarımızda, hatta şehirlerimizde evleri ve yürekleri hâlâ ısıtmaya devam etmektedir.

                         Eğitimci/Yazar                                              İhsan YALÇINKAYA

       

                                                                                     

 

 

 

 

PAYLAŞ
×