Reklamı Kapat
İhsan YALÇINKAYA

İhsan YALÇINKAYA

ÇOBANLAR

Anadolu’daki kadim mesleklerden olan çobanlık, binlerce yıl öncesine uzanan hayat tarzlarından biridir. Türk Dil Kurumu, çobanları, koyun ve keçi sürülerini otlatan kişiler olarak tanımlamaktadır. “Doğan Büyük Türkçe Sözlük”, büyük ve küçükbaş hayvan otlatan, güden kimse; râî, râîye olarak tarif etmiştir. Bazı kaynaklar sürü yöneticisi olarak belirtmiş; küçükbaş hayvan güdenlere “çoban”, büyükbaş hayvan güdenlere ise sığır sözcüğünden esinlenerek “sığırtmaç” adını vermiştir. Çobanın kendisi ise “Çobanın tasviri için dil kâfi değil.” demiştir. Çobanlar, çalışmasının karşılığında dönemlik çobansalık alırlar. Çobanlara hayvan sahipleri tarafından yiyecek ve giysi yardımı yapıldığı gibi köyde kullanılmayan bir ev ya da köylülerin inşa ettiği çoban evlerinde barınırlar. Bunlar da yoksa hayvan sahipleri çobanlara kendi evlerinde sırayla bakarlar. Geleneksel çobanlıkta koyunların yaz kış bakımları, alışılageldiği gibi hane halkı tarafından yapılmaktayken günümüzde çalışanlar tarafından yerine getirilmektedir. Göçebe dönemlerde insanların tabiatla olan tabiiyeti yükselirken tarım döneminde bu oran doğal ortamdan toprağa doğru azalmıştır. İnsanın temel gereksinimlerinden olan giyinme ve beslenme ihtiyacı, insanlık tarihinden bugüne kadar bitki ve hayvanlardan sağlanmıştır. Hayvan sayısı; otlak bulma, et, süt, deri, yün ihtiyacı insanın hayvanla olan münasebetini her zaman zorunlu kılmıştır. Hayvanlara bakmakla ve onları gütmekle yükümlü olan çobanların seciyeleri bir tepe eteğinde, çadırda, köyde, kırda ve yamaçlarında kar suları akarken kendilerini alamadıkları dağlarla dertleşerek şekillenmiştir: “Bunca yıldır düşmediniz dilimden/Tek anlayan siz oldunuz hâlimden/Bırakmayın beni tutun elimden/Ben sizlerden ayrı olamam dağlar…” Çobanların bazen gözünde bir damla yaş, bazen içinde bir sızı, kimi zaman da yüreğinde bir sevinç olmuştur. Sonsuzluk ırmağına akan duygularla çobanın gözünde dağlar taşlar bir başka, kavrulan topraklar bir başka, boz bulanık akan seller bir başka hâle bürünür. Sınırlı geçim kaynakları ve gelirleriyle atalarından aldıkları geleneksel kültürü hizalayan köylüler, karlar erimeye başlayıp baharın yüzünü göstermesiyle birlikte hayvanlarını alarak çobanlar eşliğinde yaylaya göçerler. Havası serin, otu bol, kışın çıkılamayan yaylaların yağmuru, çamuru, sisi, yeşilliği alır götürür insanı ta ötelere. Yayla esintisinin şefkati gam keder koymaz insanda. Karamuğun, itburnunun, meşeliğin arasında çobanın sesi, kuzuların sesi, kayaların arsından dökülen suların sesi birbirine karışır yaylalarda. Eylülde güzleğe dönen çobanlar, kasıma kadar köydeki meralarda hayvanları otlatırlar. Gündüz firezlere, tarla sınırlarına, göveren bucaklara bırakılan koyun sürüleri; geceleri de örüm yayılımına çıkarılır. Baharda yazda, soğukta istide davar güden çobanların izinleri, tatilleri yoktur. Ne düğünde oynarlar ne cenazede ağlarlar. İş güç zamanı herkes malını, davarını çobana katar. Harman hasat bitince davarını alır, kendi çocuğuna güttürür. Çobanlar, kimseye darılmadan, kırılmadan; dizinin dermanı, gözünün feri gidene kadar sürüye bakarlar. Kimi zaman boğaz tokluğuna dahi çalıştığı olur çobanın. Bir gün hasta olsa sürünün başında gidecek kişi zor bulunur. Çobanlıktan ayrılsa bir dert, çobanlığa devam etse başka bir derttir. Kendisine teslim edilen sürüyü sonuna kadar gütmek çobanın şerefidir. Davarla birlikte sabahın ilk ışıklarıyla kalkıp ellerini semaya açan çoban ayaktadır. Sürüyü doyurur. Yünü, tüyü dökülmesin diye hayvanlara suyunu içirir. Öfkeli akan suların kenarından öfkesize geçerken yürekten dökülen sözlerle kavalını çalar: “Kayanın dibinde mal mı yayılır/Çoban diye vermediler sevdiğim kızı/Ağ keçeyi boyamadım/Kız ben sana doyamadım…” diyerek arka arkaya, bir türkü bitmeden diğerine geçer. Yarası derindir çobanın, köze benzer. Üzerindeki külü üfleyince gözükür yarası. Bir kendisiyle konuşur, bir sürüsüyle konuşur çobanlar. Alıngandır, hassastır, ketumdurlar. Sakladıkları sırrı vücutlarındaki can, ağızlarındaki dil dahi bilmez. İnsan kurar, kader gülermiş derler. Yoksulluğa bel bükseler de hiçbir şeye tamah etmezler. Yanlış üslubu doğru sözün celladı olarak bilirler. Çoban köye gelmeyince unutulurmuş derler. Kuzulu koyunlara baktıkça yavrularını özler, bir türkü tuttururlar derin, içten ve en yanık sesleriyle: “Akşam olur yaralarım sızılar/Aklımdan gitmiyor körpe kuzular…” Altı ay yaz çobanı, altı ay güz çobanı olarak koyun güden çobanlar, nöbet değişimi yapsalar da çobanların azık çantası ve içindeki yiyecek çeşitliliği hiç değişmez. Çobanın çantası çok önemlidir. Büyük bir emekle yünden, kıldan dokunan nakışlı çantanın içinde ip, çakı, yufka ekmek, bazlama, peynir, çökelek, kavurga, kimi zaman da kuru üzüm bulunur. Koyunun sütü, elinin altındadır çobanın. Çiğ de olsa, kaynatılmış da olsa ne fark eder? Dağda yaban incirinin dalından çıkardıkları süt ile koyundan sağdıkları sütü karıştırarak teleme yaparlar. Yaban armudundan ayı ekmeğine, alıçtan mantara, böğürtlenden kızılcığa kadar ne bulurlarsa yerler. Meşe közünün üstündeki isli çaydanlıkta demledikleri tavşankanı çayı içerken ciğerlerine çektikleri dağ havasıyla da kendileri demlenirler. İnsanı kendisi kadar, dünyayı otlağı kadar sanan garip mi gariptir çobanlar. Yitirdiklerini, bulamadıklarını mısralarda ararlar: “Mor poşuyu boyamadım/Ben çobana doyamadım/Hep kuşlar da yuva yapmış/Serçe kadar olamadım…” Dervişin dağda karşılaştığı elgin insandır çobanlar. Dağların döşünde, kuytularında, vadilerinde kimseye rastlanmasa bile orada mutlaka bir çoban vardır. Susuz kalır, uykusuz kalır, kimsesiz kalırlar ama yine de sürülerinin başındadır çobanlar. Onlar, ıssız tepelerin sessiz türküsüdürler. “Çobanın elinde kaval/Çalar çalar da döner davar/Elde değnek sırtta kaban/Buna dayanır mı taban” diyerek yorulsa da dövünse de koyunun, kuzunun, çebicin, peşindedir. Her sene başında, çoban durmayacağım diye başlayan kararsızlık ve serzenişler kışın unutulur. El ayak tutarken iyi olsalar da ilerleyen yaşlarda bütün zorluklar çobanları beklemektedir. Sürü sahipleri çobana sürüsünü teslim eder “Sürü sana emanet, sütüne kalmış.” derler. Çobanın çayı, çorbası, tütünü varsa mal sahibine ve hayvanlarına karşı ilgisi oldukça yüksektir. Çobanın en büyük yardımcısı eşeği ve en vefalı dostu da köpeğidir. Yükünü, bohçasını eşek taşır. Çoban eşeğe binmez. Yorulduğunda değneğine dayanır. Çobanın köpeği çok değerlidir. İyi kurt avlasın, yavuz olsun diye çomar eniklerinin kulağı ucundan kesilerek önüne atılıp kendisine yedirilir. Kurdun zarar vermesini önlemek için de törenle boynuna ucu sivri, halka demirden yapılan toot takılır. Çobanın köpeği sürüleri yönlendirir, tehditlere karşı korur. Çobanın otlattığı sürüde üç köpek bulunur. Köpeklerden birisi mutlaka dişidir ve sürüdeki diğer köpekleri yönetir. Erkek köpeğin birisi kurda karşı savunma yapar. Diğer erkek köpek koyunları gözetir. Köpekler sürünün kontrolü konusunda birbirleriyle anlaşsa da yeme içme konusunda aynı birlikteliği sağlayamaz. Köpekler birbirleriyle anlaşamadıkları için yemeklerini ayrı kapta yer, sularını ayrı yalaktan içer, öğleye kadar da uyur. Koyunlar paylaşmayı sever. Aynı kaptan yemek yer, aynı kaptan su içer, sabahın en erken saatinde de uyanır. Çobanlar sürüye karşı asla zor kullanmazlar. Mal sahiplerine de cebirden uzak kalmayı tembihlerler. Davara gidemeyecek olan köpeğin sahibi gaflete gelip sopayla köpeğe vurursa bu tutumu sineye çeken köpek, en kısa süre içerisinde alır başını başka diyarlara gider. Çobanlar sürüyü eğitir; sürülerini büyüleyerek ses, soluk nüfuzunun üslup kemendiyle koyunları her zaman kendilerine bağlamayı bilirler. Ekmek ve tuz, çobanın sürüsüyle arasındaki bağı güçlendirir. Bir başka bağ da çoban tarafından çıkarılan ıslık ve anlamsız gibi gelen ahey, vırah, çio ,dırro, fuyit gibi seslerdir. Her bir sedanın ayrı bir lisanı, her sesin ayrı bir hikmeti vardır. Bu seslerin ne anlama geldiğini sadece koyun ve çobanlar bilir. Sürü, cılga yoldan eğreğe giderken veya yön değiştirirken bu şifreler yeri geldiğince kullanılır. Her koyun sürüsünün içerisinde birkaç keçi bulunur. Keçiler sürünün önünü arkasını toplar, sürüyü hizaya getirir. Sürüye yön veren, sürüye kılavuzluk eden keçinin boynuna zil takılır. Tongurdak, çan, tıkırdak olarak da bilinen ve her yörede ayrı bir isme sahip olan zil, içinden sarkan tokmağın sallanıp kenarlara vurmasıyla akustik sesler çıkarır. Demir, bakır, tunç ve benzeri madenlerden yapılan her zilin kendine ait bir tınısı vardır. Zil büyüdükçe zilin çıkardığı ses de artar. Zil, koyun sürüsünün yerini belli eder. Haberleşme ve ikaz amaçlı olarak da kullanılır. Davarın, çebicin kaybolmasını, çalınmasını önler. Kısır koyunlara, tekelere, koçlara takıldığı gibi güçlü kuzulara ve şişeklere takıldığı da olur. Çoban, uyurken sak yatmak zorundadır. Bacak atma diye adlandırılan, kendisi uyurken sürü uyanıp gitmesin diye dizine bağladığı ipin bir ucunu sürüdeki herhangi bir koyunun ayağına bağlar. Bu tür çobanlar sadakatsiz, kadirbilmez, tembel çobanlar olarak değerlendirilir. Koyunlar yayılımdan geldiklerinde ağılda toplanır. Ağılın duvarları tezek, çıdır, çalı çırpı ile örülür. Giriş kapısına tıngır teşt, boş yağ tenekesi, leğen ve ses çıkaracak araç gereçler konur. Bu usulle ağılın bitişiğindeki evden sesler dinlenerek avluya giren çıkan koyunlar takip edilir. Ağıldaki hayvanların su ihtiyaçları güğüm ya da helkelerle taşınarak karşılanır. Koyunların sütü sahan tasına sağılarak bakraçlara doldurulur. Sağılan sütten peynir, tereyağı, çökelek yapılır; olmayanlara ikram edilir, ihtiyaç fazlası satılır. Her çobanın bir ağası olur. Ağa çoban ilişkisi olabildiğince içtendir. Köy muhtarı, çoban ve ağa ile her an irtibat hâlindedir. Olup biten her konuyu birbirlerine aktarırlar. Koyunun dilini çoban, çobanın dilini ise ağa bilir. İyi çoban sürüyü çoğaltır. Çobanın önündeki sürü her sene üzerine koyar; iki dört olur, dört sekiz olur. Çoban büyüdükçe çobanın güttüğü hayvan sayısı da büyür gider. Kavalsız çoban olmaz. Kaval, genel olarak kamıştan yapılsa da kartal kemiğinden yapılan kavalın sesine doyum olmaz. Sesi tiz çıkar. Çobana büyük bir müsamaha tanıyan dilli kaval olduğu gibi neyin üflemesine benzer dilsiz kaval da vardır. Çoban bir kaval çalar ki sürüyü uyutur, bir kaval çalar ki sürüyü uyandırır. “Çobanın elinde kaval/Önünde bir sürü davar/Eğer davar susadıysa/Bizim evin önü pınar...” Çoban, davarı alır suya götürür. Çoban kavalı çalınca dağlar taşlar susar. Ağaçlar, otlar kulak kesilir. Çiçekler selama durur. Kavalın dili koyunun dilidir, kuzunun dilidir. Çobanın yüreğinden gelen ses kavalın sesiyle buluşarak koyunun, kuzunun yüreğine iner. Tuz yiyip susayan koyun sürüsünü çaydan su içmeden geçiren çobanın büyüsü kavalın sihirli gücünde saklıdır. Bu büyü, sürü ve çoban arasındaki gizemli bir sırdır. Çobanlar koyun sürülerini güney yamaçlarda, kuytu yerlerde ve yöreplerde yatırır; kendileri de iki büklüm olup keçenin arasında dürülüp uzanırlar. Keçe, çobanları soğuktan, yağmurdan koruduğu gibi gece arazide yatmak için de kullanılır. Aba ve kepenek olarak da isimlendirilen çoban keçesinin yanında, belinde kırmızı ve yeşil renkte kurt, kuş resimleri yer alır. Keçe ıslatılıp dövülerek elle yapıldığı gibi ıstarda da dokunur. Çobanın minderidir, yorganıdır, döşeğidir, evidir keçe. Koyun sürüsü içerisinde bir sene yavrulamayan hayvan zarardan sayılır. Koyunun kuzulacı olduğunu hayvan sahibine çobanın haber vermesi önemlidir. Koç katımının ardından kuzu, koyunun karnına düştüğünde mâni ve türküler söylenerek evler dolaşılır; un, bulgur, yarma toplanır. “Havada da kar sesi var/Başında da mor fesi var/Açın bakın şu konağı/İçinde de yâr sesi var/ Leyli çoban garip oğlan…” Çobanlar; yırtıcıların saldırısından, yıldırım çarpmasından, sel baskınlarından ve hastalıklardan hayvanları korur. Çobanların en büyük düşmanı kurttur. Kurdun tek seferde birden çok hayvanı telef etmesi, çobanları sıkı önlem almaya iter. Sık sık kaybolma hadisesiyle karşı karşıya kalan çobanın sorumluluğu büyüktür. Yağışlı havalarda çoban kenara çekilip beklemez. Hayvanları olabilecek tehlikelerden korur, bu durumda neler yapacağını tasavvur eder. Sadakatle işini gören çobanlar, sürüdeki koyunların her biriyle yakından ilgilenir. Mevsimine göre otlakiye yerlerini belirleyen çobanlar, sancı yapan yoncadan süt yapan otlara kadar her bir bitkinin özelliğini tek tek bilir. Neşeli, üzgün hasta olan koyunu gözünden, gözünden fark edemediğini dizinden anlarlar. Otun tedarik edildiği tarlanın bellenerek mi, pullukla mı, yoksa karasabanla mı sürüldüğünü; hasat edilen yemlerin hangisinin koyuna, kuzuya, keçiye daha yararlı olacağını yine en iyi çobanlar bilir. İyi koyun yayan çobanlar övülürken vazifesini aksatan çobanlara sürekli imalı sözler söylenir. Bunlar arasında en imalısı da hayvanın başının yeterince eğik olmadığını görenlerin “Çoban, hayvanlara gazete okutturuyor.” demesidir. Çobanlık, peygamberlik mesleğidir. Peygamberlerin çoğu çobanlık yapmıştır. Hazreti Musa koyun güdermiş. Davud Aleyhisselam da koyun gütmüş. Rahmet peygamberi ise yirmili yaşlarda Mekkelilerin koyunlarını gütmüş ve bir hadisinde: “Sükûnet ve vakar, koyun besleyenlerdedir.” demiştir. Çobanlık yapan kimselerde ağırbaşlılık, acıma duygusu ve tefekkür ufku yücedir. Kaba ve anlayışsız hâllere sabretmek çobanlığın faziletlerindendir. Bu hem bir tevazu talimi hem mahlukatın hissiyatını anlayıp merhameti öğrenme hem de insanları sevk ve idare etmenin ana kaidelerini kavrama merhalesini oluşturur. İçinde çoban geçen sözler, sosyal hayatın her evresine tezahür eden, toplumsal etkisi büyük gerçekler olarak karşımıza çıkar: “Çoban kurdun işine razı olursa köpek yabancıya havlamazmış, borçsuz çoban yoksul beyden yeğdir, çam sakızı çoban armağanı, çobana verme kızını ya koyun güttürür ya kuzu, çobanın gönlü olursa tekeden süt çıkarır, çobanın yağı çok olursa çarığını sürer, herkesin aklı bir olsa koyuna çoban bulunmazdı, sen çobanı güdersen çoban da koyunu güder…” Çobanlar bulundukları her yerde haysiyet ve itibarın kaynağı olarak kendi karakterlerinin mimarı olmuşlardır. Davarın arkasında, çektikleri her türlü güçlüğe rağmen kendi saygınlıkları, gururları ve işleriyle yücelmişlerdir. Gönül iklimleri her zaman geniş, her zaman hoş meşrep olmuş; kendi muhtevasında adından hep söz ettirip ebedîleşmişlerdir. Keltepe’den Keven Ali, Aslanbeyli’den Cinoğlu, Kızılören’den Çakı Hasan, Alagazili’den Esvender, Han köyünden Boruç Ahmet ve daha nice çobanlar herkesten uzak bir kuytuda, bir köşecikte yavrularına bıraktıkları helal rızıkla her makamda bir söz bırakarak kanatsız kuşlar gibi sessiz sedasız baki âleme yürümüşlerdir. Hızlı şehirleşmenin devam ettiği günümüzde birçok köy terkedilerek yakın ya da uzak yerlere göçüldü. Bahçeli kerpiç evlerin yerini beton yığınları aldı. Köyün ortasındaki leylek yuvaları yok edildi. Göçmen kuşlar ziyareti kesti. Kaya diplerinde yetişen alaca üzümler bakımsızlıktan koruğa dönüştü. Çoban çeşmeleri birer birer soğuldu. Çobandöşeğinden çobantarağına, çobaniğnesinden çobankaldırana, çobandüdüğüne kadar otlar teker teker kurudu. Sulak yerlerde dahi çayır çimenler yeşermez oldu. Keklik öten dağlarda kekikler bitmez oldu. Sıcaklarda sinekten, üvezden büvelek tutan inekler ahırlara kapatıldı. Tek renkli ineklerin yerini alaca bulaca inekler; deride, tulukta saklanan peynirin yerini süt tozundan yapılıp plastik kapta saklanan peynirler aldı. Koyunlar rahat su içsin diye çalınan kavalın yerine telefondan kaval sesi dinletilir hâle gelindi. Kurt saldırılarını önlemek için de akıllı telefonlara köpek sesleri yüklendi. Çobanlar, günümüze kadar gelen geleneksel hayvancılık mirasını atalarından devralıp sürdürmeye çalışmaktadırlar. Zaman döngüsü içerisinde yaylak, güzlek ve kışlaklardaki çoban sayısı her geçen gün azalmasına rağmen hayvan sürüleri muhafaza edildiği sürece çobanlar var olmaya devam edecektir. Yürekleri sızılı, umutları kesik, boyunları bükük olsa da kendini sürüsüne adayan her çoban ayrı bir koç yiğit, ayrı bir kahramandır. Sıcak yaz günleri de gecenin ipileyen çoban yıldızı da doğan güneş, batan ay da çobanların bu çileli hayatlarına şahittir. Birçok insan için hayat merhaba ve elvedadan ibaret olsa da çobanların geride bıraktıkları izler sonsuza kadar yaşayacak, modern hayata yolculuk yapanların tabiata dönüşü ise bir gün mutlaka gerçekleşecektir. İhsan YALÇINKAYA Eğitimci/Yazar
PAYLAŞ
×